mutluluk

Eğer öyle olmasaydı

Ertuğrul Özkök’ün “Eğer o gece olmasaydı” başlıklı yazısını okuyunca, kendi geçmişimdeki yaşam dönemeçlerini önüme sermeye karar verdim. Bir yapboz oyunu aslında yaptığım. Bir parçayı, diğer parçayla birleştiren ne varsa onu irdeleyeceğim bu yazıda.

puzzle

Beyin egzersizine başlamadan önce bu durumun psikolojideki yansımasına bakalım. Özkök’ün yazısında yer verdiği bölüme göre, geçmişi düşünerek, “Eğer öyle olmasaydı” diye başlayan adımlara, psikolojide “karşıolgusal düşünme” deniyormuş. Bu da bize geçmiş hatalarımızı ve doğrularımızı analiz etme imkanı sağlıyormuş. Yazıda okuduğum diğer bilgiye göre de geçmişe yönelik alternatifleri sorgulamak, hayallerimizi de olumlu etkiliyormuş.

Siz de hiç düşündünüz mü? Eğer olan şey, başka türlü olsa ne olurdu? Bunu karamsarlığa kapılmak için yapmayın. Hayallerinize yön vermek, geçmişinizi analiz etmek, hatalarınızı ve doğrularınızı görmek için yapın. Ama sonuç ne olursa olsun, mutlu olmak için olanı, olduğu gibi kabullenmemiz gerek. Geçmişinizi değiştiremezsiniz. Ama geleceğinize yön verebilirsiniz. Mutlu olmak da, hatalarınızdan ders çıkarmak da sizin elinizde.

Sakın her şeye kader deyip, bir kenara çekilmeyin. Kader, aslında içinde her türlü engelin bulunduğu bir parkurdur. Bu parkur, sizin yaşam alanınız. Kader sadece bu alanı ve oyun kurallarını verir size. Engelleri nasıl aşacağınız, yarışı nasıl bitireceğiniz ve nasıl yaşayacağınız size kalmış. Bu yüzden en büyük hatadır kadere sığınmak.

Öyleyse başlıyorum. Eğer…

Eğer, başka bir hanede açsaydım gözümü, bambaşka annem ve bambaşka babam olacaktı. İsimler önemli değil; her şekilde sever insan anne ve babasını. Ama Deniz Dizdar’ı ve Hamit Balcı’yı tanıyamayacak, onlarla yaşama şansı bulamayacaktım.

Eğer, ortaokulda ortalama bir öğrenci grafiğinden bir adım öteye gidebilseydim, büyük ihtimalle bir Anadolu Lisesi kazanacaktım. Ama tembellik ağır bastı ve kazanamadım.

Eğer, kazanmış olsaydım, muhtemelen benden daha başarılı öğrencilerin bulunduğu lisede ortalama olmaya devam edecek ve okulu birincilikle bitiremeyecektim.

Eğer, lise sondayken zaten başarılı olmanın rehavetine kapılmasaydım, İstanbul’da istediğim üniversiteyi kazanabilirdim; kazanamadım.

Eğer, annemle babam ayrı olmasaydı, Sakarya ya da Eskişehir’de üniversiteye gidecektim. Ama annemi yalnız bırakmamak için gitmedim. İstediğim bölüm olan Endüstri Mühendisliği için puanımın yettiği, en uygun alternatif olan, Kadir Has Üniversitesi’ni tercih ettim.

Eğer, babam iflas etmeseydi, ortalama bir öğrenci olmaya devam edecek, burs kazanamayacaktım. Harcadığım paranın hesabını tutmadan, hovarda bir şekilde yaşayacak, Migros’ta yarı zamanlı kasiyerliğe başlamayacak, büyük bir ihtimalle vakıf üniversitesindeki birçok öğrenciden hiçbir farkım olmayacaktı.

Eğer, Migros’a girmeseydim, kendisi de bir Endüstri Mühendisi olan mağaza müdürüm Levent Güven’le çalışamayacak, ondan beni geliştiren birçok şeyi öğrenemeyecektim.

Eğer, İşletme Bölümü’ndeki bir arkadaşımın Endüstri Mühendisliği kulübünde görev aldığını görmeseydim, hırslanıp kulübe girmeyecektim.

Eğer, kulübe girmeseydim, etkinlikler organize edemeyecektim. İSTEM organizasyonu olmasaydı, bir alt dönemimde okuyan ve kayıt standında görev yapan iki kızdan biri olan Gökçe ile tanışamayacaktım.

Eğer, Gökçe ile tanışmasaydım, muhtemelen şu anda bir nişanlım olmayacak, sıradan, aşksız, Gökçe’siz bir hayatım olacaktı.

Eğer, Migros’ta öğrenciyken çalışmasaydım ve kulüp başkanı olmasaydım, Migros’tan etkinliğimize konuşmacı davet edemeyecektim. Bu sebeple İnsan Kaynakları’ndan Mine Akı ile tanışamayacaktım.

Eğer, Mine Hanım’ın peşini bıraksaydım, dikkatini çekemeyecek, onun referansıyla Endüstri İlişkiler biriminde proje stajyerliğine başlayamayacaktım.

Eğer, Migros’ta çalışmaya devam etmeseydim, Marka İletişimi ve CRM Direktörü Kına Demirel ile tanışamayacak, onun desteğiyle Migros CRM ekibinin bir parçası olamayacaktım.

Eğer, bu aileye girmeseydim, üniversiteye başladığım andan beri hayalim olan işi, hayalim olan yerde yapamayacaktım.

yarım kalmış puzzle

Yaşadığımız sürece, “eğer”lerimiz devam edecek.

Ancak biliyorum ki, eğer bu yaşadıklarım olmasaydı, ben gene aynı ben olacaktım. Ama kim bilir, nerede ve nasıl olacaktım? Peki, diğer her şeyin farklı olduğu bir diyarda, gerçekten ben, ben olabilecek miydim?

Mutluluğun 10 Kuralı

Bir yerde okumuştum. İnsan haricinde hiçbir memeli acı yemezmiş. Acıya bağışıklığımız var bizim. Belki acıya olan zaafımız, buradan geliyordur.

acı biber

Bir baksana etrafına. Canı sıkkın olan ne çok insan var; asık yüzler, hüzün dolu bedenler, mutsuz ruhlar sarmış çevremizi. Ortak hatamız belki de bu. Acı çekmeye gönüllüyüz sanki.

Geçenlerde, Murat Ülker’in şu sözüyle karşılaştım; herkes aklı kadar mesut olur. Ne güçlü bir söz. Bırak artık söylenmeyi. Her şey seninle ilgili. Geçmişi ya da geleceği bırak. Şimdiye, yaşadığın bu ana odaklan. Farkındayım, mutluluk kuyunun dibinde saklı senin için. Ama kuyu derin değil, kısa olan elindeki ip.

Sakın kaderi suçlama. Kader, yalnızca oyun alanını verdi sana. Tabii oyun şartları da en baştan belliydi. Bundan sonra oyunu nasıl oynayacağın ise senin elinde. Dön bir bak kendine. Hayatındaki tüm değişimlerin sebebi sensin.

Artık gülümsemek istiyorsan, elindeki ipi uzatmayı dene. Yaşadıkların, gülümsemelerin, bilgin, cesaretin ve tecrübelerin belirliyor o ipin uzunluğunu. Çünkü bilmelisin ki, kuyunun dibine hapsettiğin mutluluğu, sadece sen çıkarabilirsin gün ışığına.

mutluluk

Ama esas zor olan mutluluğu avuçlarımızın içine almaktan ziyade, onu orada sürekli muhafaza edebilmek. Fakat madem bağışıklığımız var acıya, yaşamak denen bu oyunu en iyi biz oynarız bu hayatta. Yeter ki;

  1. Hayata olumlu yaklaş,
  2. Bağımlı olma hiçbir şeye,
  3. Kendine ve herkese gülümse,
  4. Sahip olduklarınla yetin,
  5. Hayattan beklentini düşür,
  6. Sabret,
  7. Kendini eleştir,
  8. Kendinden başkalarını da düşün,
  9. Sosyal ilişkilerini yönetmeyi bil,
  10. Son madde: ÇOK SEV!

Ve unutma, problemler gerçekleşene kadar problem değildir. Bırak da tadını çıkar şu hayatın.

Dip

Loş bir ışıkla aydınlatılan, siyahın hakim olduğu o derin boşluğun içinden geçerek, en ön sıradaki katlanabilir koltuklardan birini açıp, perde kapanmadan hiç izlemeye koyuldunuz mu kendinizi? Dinlendiniz mi ruhunuzu daha önce? İyi gelir insana kendi benliğiyle yalnız kalmak.

ayna

Her sabah aynaya bakıp, kendinize “bugün muhteşem olacak” diyebilirsiniz; ruhunuzu dinlemek yerine, mutluluğa sebep ararsınız. Ama her zaman değil; en azından ara sıra, yalansız dinleyin kendinizi. Bastırmadan iç sesinizi, yüzleşin ruhunuza çöken yüklerle.

Ama zor bir seanstır bu. Dürüst olmak gerekir. Çünkü her insan bencildir aslında. Herkes kendi dertleriyle, kendi acılarıyla boğuşur. Dokunduğumuz hayatlara bıraktığımız izlerin akibetini kaçımız sorguluyoruz? Sorgulasak da tarafsız oluyor muyuz? “Ölmeden evvel ölünüz” demiş Hz. Muhammed. Keşke bir an önce “ben” demekten vazgeçsek. Çünkü gözlerimizin değdiği gözler, dokunduğumuz tenler ya da bizi dinleyen bir başka yürek olmasa, ne önemi kalır benliğimizin? En azından bir kişi, bir dost, bir sevgili, bir anne, bir baba, bir kardeş ya da bir yabancı varsa hayatımızda, biz varızdır. Kesin siz de böyle düşünüyorsunuzdur.

Aynı açıdan baktığımıza göre dinlemeye başlayabiliriz kendimizi. Duymak da zor, anlamak da. Ancak karşıdan göremiyorsak, gökyüzünden bakarak kulak kesilelim. Dinlemek iyi gelecek mi sanıyorsunuz? Gelmeyecek asla. Acı hissetmek kaçınılmaz. Ancak kendinizle konuşmazsanız, ruhunuz da terkedecek sizi. İşte o zaman nasıl çıkmayı başaracaksınız dipten?

bulutlar

Unutmayın, mutluluk da, mutsuzluk da sizi dibe götürür. Aslında mutluyken nasıl bulutların üzerindeyseniz, mutsuzken de oradasınızdır. Sadece üzerinde durduğunuz bulut, birinde bembeyazken, diğerinde kapkaradır. Ama her iki durumdayken de zordur ayakta kalmak. Kendi sesiniz, kendinize rüzgarlı gelir. Anlayamazsınız. Dört bir yanınız boşluktur, hareket edemezsiniz. Korunmasızsınızdır, zaaflarınız ortadır. İşte bu noktada gene bir başkasına ihtiyaç duyarsınız. Eğer bir başka bulut yanaşmazsa yanınıza, bir adımınızla dibi boylarsınız. Fakat yanaşsa bile, eğer bir darbe gelirse o taraftan, dip kaçınılmazdır. Gene de korkmayın. Dip de son değildir. Dip, kadere ivme katan bir noktadır. Sadece istemek, cesaret etmek ve denemek gerekir. Başı ve sonu hep acı olsa da, nefes aldıkça hala umut var demektir.

Sihir nedir?

Öyle anlar vardır ki; sihir gibidir, insanı büyüler. Herkesin böyle anları vardır ve bu anları paylaştıkları. Aslında insanı büyüleyen şeyler, yaşanılan o anlar değil de, o anları paylaştıklarıdır. Alevin kor halinin cezbedici güzelliği gibidir sihir. Yakıcıdır, etkileyicidir ve duygusaldır. Her insan için maddeler değişkenlik gösterebilir ama sihir nedir?

kor

  • İçinizden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, yüzünüzü gülümseten bir çift göz olmasıdır.
  • Yalnızlığınızda kulağınızda yankılanan fısıltıdır.
  • Sihir, avucunuzun içinde bulunan sımsıcak bir avucun varlığıdır.
  • Sevdiğiniz kadını uyurken seyretmektir.
  • Kokusunun üzerinize sindiğini fark ettiğinizde hissetiğiniz özlemdir.
  • Sevgilinin dudak izlerine sahip olmaktır.
  • Onu ilk gördüğünüzde ya da ona ilk dokunduğunuzda hissettiğiniz duygudur sihir.
  • Küçük bir çikolatacıda, ellerine kaçamak bir şekilde dokunduğunuzda yaşanan mucizenin adıdır.
  • Düşlerin gerçekdışı olmadığını kanıtlamaktır.
  • Her şeye rağmen güvenmektir.
  • Birinin söylediğini değil de, söylemek istediğini duymaktır.
  • Mutluluğun ya da mutsuzluğun elimizde olduğunu anlamaktır.
  • Yüzünüzde oluşan çizgilerin hayatınıza bırakılan izlerden ibaret olduğunu kavramaktır.
  • Her sabah aynadaki yansımanızın gözlerinin içine bakarak o günün çok güzel olacağına inandırmaktır.
  • Sevgilinin ona duyduğun hasretin farkına varmasıdır.

Son olarak, Murat Menteş Korkma Ben Varım isimli kitabında “Sesi, şekerli ılık süt olup ahizeden lıkır lıkır akıyor kulağıma.” diye hoş bir cümle yazmıştı. İşte sevdiğinizin geceleri uyumadan önce duyduğunuz sesinin, şekerli ılık süt olup ahizeden lıkır lıkır kulağınıza akmasıdır sihir. Bu yüzden en son onun sesini duymak istersiniz. Bu yüzden bir masal gibi gelir sevgilinin sesi. Bu yüzden bir sihirdir aşk.

Müşteriyi Gülümsetme Sanatı

Mel Gibson’ın bir filmi vardı: “Kadınlar ne ister?”

Evet, ne ister kadınlar? Hatta sadece kadınlar değil, erkekler de. Ne isteriz bizler bu hayattan?

Aslında çok zor bir soru değil bu. İsteğimiz basit, hayatta öyle. Aşağıdaki görselde de olduğu gibi bizler mutlu olmayı istiyoruz yalnızca.

life-is-simple

Ancak biraz da kriter meselesidir mutluluk. Hayata koyduğumuz kriterler belirler payımıza düşeni. Bu yüzden kimimizin mutluluk eşiği Everest’in zirvesinde saklıdır, kimimizin bir kır bahçesinde, kimi mutluluğu okyanusun dibinde arar, kimi bir çift gülümseyen gözde. Mutluluk ya çok kolaydır; ya da çok zor.  Çünkü çoğu zaman beklentiler, hayaller ve yaşananlar engeller mutlu olmamızı. Ya hayat sandığımız kadar basit değil, ya da basit olmayan düşüncelerimiz ile başa çıkmak. Peki, mutluluk, bu sadece bizim seçimlerimiz ile mi ilgilidir?

Gündelik hayatta çevremizdeki insanlar kadar, etkileşimde bulunduğumuz markalarda bizlerde bir his uyandırır.

Marka, bir ürün üzerine inşa edilmiş deneyimdir. Marka olmak müşterinin anılarında yer edecek deneyimi yaratma işidir. Deneyim ise müşterinin ne hissettiğidir aslında.

Maya Angelou‘nun bir sözü var: “İnsanlar ne söylediğinizi ya da ne yaptığınızı unuturlar, ama onlara ne hissettirdiğinizi asla unutmazlar.”

gülen yüzler

Bu yüzden şirketlerin esas konusu müşterilerin yüzünü gülümsetecek, onları mutlu edecek deneyimler sunmak olmalıdır. İnsanlar her şeye rağmen mutlu olmayı, iyi hissetmeyi ve gülümsemeyi istiyor. Onların gözlerindeki ışıltıyı ortaya çıkarırsanız, onların kalbinde yer edersiniz. Bazen küçük bir jest bunu sağlar; bazen sadece doğru kurgulanmış müşteri deneyimi.

Şimdi BrandAge dergisinde okuduğum iki örnek olayı yazacağım.

Zappos’tan efsane olmuş bir  hikaye! Kadın bir müşteri Las Vegas’a seyahate gider. Otelde odasına yerleştiği sırada bavuluna, Zappos’tan almış olduğu, en sevdiği ayakkabısını koymadığını fark eder. Şirketin web sitesine baktıktan sonra Zappos müşteri hizmetlerini arar ve ayakkabının stoklarda kalmadığını öğrenir. Ancak burada Zappos farkı ortaya çıkar. Şirket önce müşterinin sistemlerinde kayıtlı olan ayakkabı numarasına bakar, müşterinin istediği ayakkabının nerede bulunur olduğunu araştırır, ayakkabıyı alması için bir çalışanını gönderir ve otele giderek müşteriye bu ayakkabıyı hediye eder. “İşte bu!” dedirtecek bir davranış değil mi? O kadının mutluluğunu tahmin edebilir misiniz? Zappos, o kadın için sizce nasıl bir markadır artık?

Son olarak bir de süreç örneği vermek istiyorum. Bu da Ikea’dan.

Ikea geceleri aceleyle rafları doldurmaya çabalayan forklift sürücüsünün de müşteri deneyiminin bir parçası olduğunu bilir ve Ikea müdürleri bu sürücüleri de müşteri deneyimi sürecine katmak için bir hikaye anlatırlar.

Bir adam kızı için bir Ikea prenses yatağı alır. Baba, mağazadan eve döndükten sonra, o gece kızının uyuyabilmesi için, heyecanla yatağı monte etmeye çalışır; ama hasarlı bir parça olduğunu görür. Ikea ertesi gün hasarlı parçayı değiştirir. Fakat ne fayda? Küçük kız hayal kırıklığına uğramıştır bir kere. Kızın gülümsemesini sağlayacak “o an” çoktan yitip gitmiştir. Küçük kız o ufacık yüreğinde neler hissetmiştir kim bilir. Onun bu duyguyu yaşamaması için olması gereken tüm forklift sürücülerinin, kazayla bir kutuyu bile düşürdüklerinde bunu yönetime bildirmeleridir. Hikayenin amacı da bu öğretidir zaten.

Çünkü müşteri deneyimi bir şirketin tüm çalışanlarının ortak eylemidir. Müşteri deneyim patikasında satın alma öncesi, satın alma ve satın alma sonrası olarak 3 parça vardır. Bu parçaların her birine etki eden süreçlerin arkasında da şirketin tüm çalışanları bulunur.

İyi bir müşteri deneyimi, müşteri odaklı yaklaşımların markanın genlerine işlemesiyle oluşur. Bu da ancak her bir çalışanın katkısıyla meydana gelebilir.