Genel

19 Mayıs’ta bu Coşku Neden?

Dün, Mayıs’ın ondokuzuydu. Bir yanım Şişli’de kutlamalarda olmam gerektiğini söylüyordu. Fakat, arkadaşlarımla finallere çalışmak için yola çıktım. Geç kalacaktım. Geç kalma hakkımı fazlasıyla tüketmiştim. Bu yüzden hemen bir taksiye bindim.

Şoför elli yaşlarında, ak saçlı, hafif sakallı, Karadenizli bir adamdı. Taksi ile yolculuğun olmazsa olmazı memleket muhabbetini yaparken, yanımızdan 19 Mayıs yürüyüşünde olan aşağı yukarı 200 kişilik bir öğrenci grubu geçti. En başında 3 adet bayrak taşıyan öğrenci vardı. 10. Yıl Marşı’mızı okuyarak, kararlı ve coşkulu adımlarla ilerliyorlardı. Bu sırada şoför ağzındaki baklayı çıkardı: “Ben bu bayramları, bu kutlamaları, bu çoşkuyu hiç anlamıyorum. Bunlar benim bayramım değil. Ben bu bayramları tanımıyorum. Benim iki bayramım var; onlar da Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı. Zaten ümmetimizin bayramları yalnızca bunlar. Bu milli bayramlar sadece saçmalık. Bunları bu şekilde kutlamanın ne anlamı var? Bir de saygı duruşu denen safsata var. Ne oluyor öyle dikilince? Ne anlamı var saat 9’u 5 geçe ayakta dikilmenin?”. Ellerim buz kesti, dilim tutuldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi belki de tam ifade edemedim o anda. Zaten ben her ağzımı açtığımda lafımı böldü. Agresif ve sadece kendini haklı gören bir yapısı vardı. Ama hani pilotlarda boru görüşü diye bir durum vardır. Yerden yükseldikçe oksijen miktarı azaldığından, pilotların beynine yeterli oksijen giymeyebilir. Bu tip durumlarda pilotlarda boru görüşü yaşanır. Görüş açıları düşer, sağ ve sol taraflar bulanıklaşır. Önlerine yalnız tek bir açıdan bakarlar, ama o da net değildir. İşte bana göre bu şoför de boru görüşüne sahipti.

Peki 19 Mayıs’ta neden bu coşku? Adı, Gençlik ve Spor Bayramı olsa da arkada yatan olguyu bilmiyor muyuz? 4 adet ulusal bayramımız var. Bunların hepsini aynı coşkuyla kutlamamız gereğini idrak edemedik mi daha? Ben dün taksiden inerken o şoföre: “Nutuk’u okudun mu?” diye sordum. Okumamıştı. Okusaydı belki anlardı neden böyle bir çoşkuyla kutlanıyor 19 Mayıs. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta anlatıyor zaten 19 Mayıs’ı.

Coşkuyla kutluyoruz; çünkü dün bir kurtuluş bayramıydı. Dün bizim kurtuluş tohumumuzun ekildiği gündü. Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıktığında, ordusu dağılmış, silahları toplatılmış, savaşlarda yenilmiş, ağır ateşkes anlaşmaları imzalamış, itilaf devletlerinin kuşatmalarını bekleyen ama onlarla başa çıkamayacağına inanmış bir Osmanlı vardı. Bu Osmanlı ki tek kurtuluşu başka ülkelerin himayesinde görüyordu. Bana takside esip gürleyen şoför gibi aynı düşüncede olan insalar bilmelisiniz ki, size bağımsız Türk Devleti’ni armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’tür. Sırf bu yüzden bile Atatürk, içten olmasa bile saygı duruşunu hak eder. Onun maneviyatı karşısında bir dakika saygınızı göstermek bu kadar zor olmamalı. Saygı duruşunu ayakta dikilmek olarak betimlemek doğru değildir.

Sonuç olarak, 19 Mayıs gibi tüm ulusal bayramlar ve bağımsızlığımız coşkuyla kutlanmalıdır. Ümmet olmaktan kurtulup, millet olmak öğrenilmelidir. Dini bayramlar ile ulusal bayramlar kıyaslanmamalıdır. Fakat dini bayramlarımızı da bu görkemde kutlayabiliyorsak ve yaşayabiliyorsak, bunu bağımsız Türk Devleti’ne borçlu olduğumuz bilinmelidir. Çünkü geçmişinizi unutursanız, yarın bu hürce yaptığınız yorumları dahi yapacak delik ararsınız.

Farklı, Meraklı ve Dinç: Fikret Hakan

Böyle bir yazı yazmayı ya da bir blog açmayı hiç düşünmüyordum. Günlük tutmak bile hayatımın sadece bir yazında, ilkokul öğretmenimin günlük defteri hediye etmesiyle başlamıştı. Zaten o defteri de hiç bitiremedim, ama kısa bir süre de olsa bir şeyler yazdım. Arada sırada o defteri açıp tebessüm ettiğim olmuştur. Belki de sadece birkaç yılda bir.

fikret hakan

Fakat bugün, beni bu satırları yazmaya iten kişi Fikret Hakan. Okulumuzun sosyal sorumluluk seminerlerinden birine onur konuğu olarak gelmişti. Kendisi çok takip ettiğim bir edebiyatçı veya oyuncu değil; ama yine de saygı duyduğum bir isim. Onu dinlerken çok keyif aldım. Gözümü ayırmadan takip ettim. O kadar güzel ve o kadar doğal konuştu ki. Önce kendisinden ve yaptıklarından bahsetti. Sinemaya başladığı dönemde en az onun kadar yakışıklı ve yetenekli oyunculardan söz etti ve dedi ki:’Onlar şimdi yoklar. Bugüne hiçbiri kalmadı, sadece ben varım. Ben onlardan daha fazla mı yetenekliyim? Çok daha iyi bir oyuncu muyum? Ya da daha mı yakışıklıyım? Hayır. Ben sadece bulunduğum noktada kalmadım. Her zaman değiştim. Her zaman bir önce ortaya koyduğum karakterden farklısını yansıttım izleyiciye ve her zaman oyunumu güncelledim. Bulunduğunuz noktadan bir adım öteye ilerlemezseniz yok olursunuz. Sizi sevebilirler. Belki çok yakışıklısınızdır veya çok güzelsinizdir, ama bir yerden sonra bunlar yetmez. Yeteneklisinizdir ama kendinizi aşmazsanız veya geliştirmezseniz yetenekte yetmez. Benim sinemada olmadığım dönemde yeni bir yıldız doğurmuştu Yeşilçam. Genç kızlar salya sümük ağlıyorlardı onun için, bağırıyorlardı, resmen âşıktılar ona. O hep bu kitleye oynadı ve hiçbir zaman kendini aşmadı. Para tatlı geldi ama sonra onun için ağlayanlar onu ilk unutanlar oldu. Önemli olan sizi hep alkışlayan, seven insanların beğendiği oyunu ortaya koymak değil, önemli olan her seferinde ayrı kitlelere kendini beğendirebilmek. Oyunu farklı azınlıklar üzerinden geliştirmek. Sonunda her izleyici oyuncunun farklı bir yönünü, farklı bir özelliğini sever ve o oyunca ekranda yaşamaya devam eder.’

Bunu sadece oyunculuk olarak ta düşünmemek lazım. Her konuda insan kendini geliştirdiği ve farklı kitlelere sunduğu, sevdirdiği sürece hayatta kalır. Ama Fikret Hakan bir noktanın daha üzerinde durdu. Hayatta kalırlar ama nasıl kalır? Nasıl dinç ve genç kalınır? Fikret Hakan’a göre insan merak ettiği sürece genç kalır. Merakını kaybeden insan yaşayamaz, çabuk ölür. Her gün yeni bir şeyler öğrenmeye merak duymalı insan. Her gün kendini geliştirmeli. Yaşadığı sürece öğrenmeye istekli olmalı ve öğrenmeli. Hayata karşı bir merak duymayan insan ne kadar ayakta kalabilir ki? Amaçsızca ne kadar yaşanılabilir? Tabi bununla birlikte genç kalmak için çok hoş ve esprili bir önerisi daha var Fikret Hakan’ın. Diyor ki:’ Ben aynı zamanda nasıl genç kaldım biliyor musunuz? Sigarayı 3 yıl önce bıraktım. Hep merak ettim. Spor yaptım. Kokain, uyuşturucu asla kullanmadım. Ancak şunu da unutmayın çocuklar, rakıyı az için, suyu bol, şarabı yarım için ve paranız oldukça viski için.’Çok hoş değil mi? Ama sadece yarım saat-kırk beş dakika civarında konuşup aramızdan ayrılmıştı. Ardından ukala, sıkıcı, kendini beğenmiş, yüzündeki botokstan tüm mimikleri ölmüş bir kadın sahneye çıktı. Sanırım her zaman sonlar, başlangıcı kadar güzel olmayabiliyor.