Genel

Eğer öyle olmasaydı

Ertuğrul Özkök’ün “Eğer o gece olmasaydı” başlıklı yazısını okuyunca, kendi geçmişimdeki yaşam dönemeçlerini önüme sermeye karar verdim. Bir yapboz oyunu aslında yaptığım. Bir parçayı, diğer parçayla birleştiren ne varsa onu irdeleyeceğim bu yazıda.

puzzle

Beyin egzersizine başlamadan önce bu durumun psikolojideki yansımasına bakalım. Özkök’ün yazısında yer verdiği bölüme göre, geçmişi düşünerek, “Eğer öyle olmasaydı” diye başlayan adımlara, psikolojide “karşıolgusal düşünme” deniyormuş. Bu da bize geçmiş hatalarımızı ve doğrularımızı analiz etme imkanı sağlıyormuş. Yazıda okuduğum diğer bilgiye göre de geçmişe yönelik alternatifleri sorgulamak, hayallerimizi de olumlu etkiliyormuş.

Siz de hiç düşündünüz mü? Eğer olan şey, başka türlü olsa ne olurdu? Bunu karamsarlığa kapılmak için yapmayın. Hayallerinize yön vermek, geçmişinizi analiz etmek, hatalarınızı ve doğrularınızı görmek için yapın. Ama sonuç ne olursa olsun, mutlu olmak için olanı, olduğu gibi kabullenmemiz gerek. Geçmişinizi değiştiremezsiniz. Ama geleceğinize yön verebilirsiniz. Mutlu olmak da, hatalarınızdan ders çıkarmak da sizin elinizde.

Sakın her şeye kader deyip, bir kenara çekilmeyin. Kader, aslında içinde her türlü engelin bulunduğu bir parkurdur. Bu parkur, sizin yaşam alanınız. Kader sadece bu alanı ve oyun kurallarını verir size. Engelleri nasıl aşacağınız, yarışı nasıl bitireceğiniz ve nasıl yaşayacağınız size kalmış. Bu yüzden en büyük hatadır kadere sığınmak.

Öyleyse başlıyorum. Eğer…

Eğer, başka bir hanede açsaydım gözümü, bambaşka annem ve bambaşka babam olacaktı. İsimler önemli değil; her şekilde sever insan anne ve babasını. Ama Deniz Dizdar’ı ve Hamit Balcı’yı tanıyamayacak, onlarla yaşama şansı bulamayacaktım.

Eğer, ortaokulda ortalama bir öğrenci grafiğinden bir adım öteye gidebilseydim, büyük ihtimalle bir Anadolu Lisesi kazanacaktım. Ama tembellik ağır bastı ve kazanamadım.

Eğer, kazanmış olsaydım, muhtemelen benden daha başarılı öğrencilerin bulunduğu lisede ortalama olmaya devam edecek ve okulu birincilikle bitiremeyecektim.

Eğer, lise sondayken zaten başarılı olmanın rehavetine kapılmasaydım, İstanbul’da istediğim üniversiteyi kazanabilirdim; kazanamadım.

Eğer, annemle babam ayrı olmasaydı, Sakarya ya da Eskişehir’de üniversiteye gidecektim. Ama annemi yalnız bırakmamak için gitmedim. İstediğim bölüm olan Endüstri Mühendisliği için puanımın yettiği, en uygun alternatif olan, Kadir Has Üniversitesi’ni tercih ettim.

Eğer, babam iflas etmeseydi, ortalama bir öğrenci olmaya devam edecek, burs kazanamayacaktım. Harcadığım paranın hesabını tutmadan, hovarda bir şekilde yaşayacak, Migros’ta yarı zamanlı kasiyerliğe başlamayacak, büyük bir ihtimalle vakıf üniversitesindeki birçok öğrenciden hiçbir farkım olmayacaktı.

Eğer, Migros’a girmeseydim, kendisi de bir Endüstri Mühendisi olan mağaza müdürüm Levent Güven’le çalışamayacak, ondan beni geliştiren birçok şeyi öğrenemeyecektim.

Eğer, İşletme Bölümü’ndeki bir arkadaşımın Endüstri Mühendisliği kulübünde görev aldığını görmeseydim, hırslanıp kulübe girmeyecektim.

Eğer, kulübe girmeseydim, etkinlikler organize edemeyecektim. İSTEM organizasyonu olmasaydı, bir alt dönemimde okuyan ve kayıt standında görev yapan iki kızdan biri olan Gökçe ile tanışamayacaktım.

Eğer, Gökçe ile tanışmasaydım, muhtemelen şu anda bir nişanlım olmayacak, sıradan, aşksız, Gökçe’siz bir hayatım olacaktı.

Eğer, Migros’ta öğrenciyken çalışmasaydım ve kulüp başkanı olmasaydım, Migros’tan etkinliğimize konuşmacı davet edemeyecektim. Bu sebeple İnsan Kaynakları’ndan Mine Akı ile tanışamayacaktım.

Eğer, Mine Hanım’ın peşini bıraksaydım, dikkatini çekemeyecek, onun referansıyla Endüstri İlişkiler biriminde proje stajyerliğine başlayamayacaktım.

Eğer, Migros’ta çalışmaya devam etmeseydim, Marka İletişimi ve CRM Direktörü Kına Demirel ile tanışamayacak, onun desteğiyle Migros CRM ekibinin bir parçası olamayacaktım.

Eğer, bu aileye girmeseydim, üniversiteye başladığım andan beri hayalim olan işi, hayalim olan yerde yapamayacaktım.

yarım kalmış puzzle

Yaşadığımız sürece, “eğer”lerimiz devam edecek.

Ancak biliyorum ki, eğer bu yaşadıklarım olmasaydı, ben gene aynı ben olacaktım. Ama kim bilir, nerede ve nasıl olacaktım? Peki, diğer her şeyin farklı olduğu bir diyarda, gerçekten ben, ben olabilecek miydim?

Mutluluğun 10 Kuralı

Bir yerde okumuştum. İnsan haricinde hiçbir memeli acı yemezmiş. Acıya bağışıklığımız var bizim. Belki acıya olan zaafımız, buradan geliyordur.

acı biber

Bir baksana etrafına. Canı sıkkın olan ne çok insan var; asık yüzler, hüzün dolu bedenler, mutsuz ruhlar sarmış çevremizi. Ortak hatamız belki de bu. Acı çekmeye gönüllüyüz sanki.

Geçenlerde, Murat Ülker’in şu sözüyle karşılaştım; herkes aklı kadar mesut olur. Ne güçlü bir söz. Bırak artık söylenmeyi. Her şey seninle ilgili. Geçmişi ya da geleceği bırak. Şimdiye, yaşadığın bu ana odaklan. Farkındayım, mutluluk kuyunun dibinde saklı senin için. Ama kuyu derin değil, kısa olan elindeki ip.

Sakın kaderi suçlama. Kader, yalnızca oyun alanını verdi sana. Tabii oyun şartları da en baştan belliydi. Bundan sonra oyunu nasıl oynayacağın ise senin elinde. Dön bir bak kendine. Hayatındaki tüm değişimlerin sebebi sensin.

Artık gülümsemek istiyorsan, elindeki ipi uzatmayı dene. Yaşadıkların, gülümsemelerin, bilgin, cesaretin ve tecrübelerin belirliyor o ipin uzunluğunu. Çünkü bilmelisin ki, kuyunun dibine hapsettiğin mutluluğu, sadece sen çıkarabilirsin gün ışığına.

mutluluk

Ama esas zor olan mutluluğu avuçlarımızın içine almaktan ziyade, onu orada sürekli muhafaza edebilmek. Fakat madem bağışıklığımız var acıya, yaşamak denen bu oyunu en iyi biz oynarız bu hayatta. Yeter ki;

  1. Hayata olumlu yaklaş,
  2. Bağımlı olma hiçbir şeye,
  3. Kendine ve herkese gülümse,
  4. Sahip olduklarınla yetin,
  5. Hayattan beklentini düşür,
  6. Sabret,
  7. Kendini eleştir,
  8. Kendinden başkalarını da düşün,
  9. Sosyal ilişkilerini yönetmeyi bil,
  10. Son madde: ÇOK SEV!

Ve unutma, problemler gerçekleşene kadar problem değildir. Bırak da tadını çıkar şu hayatın.

Dip

Loş bir ışıkla aydınlatılan, siyahın hakim olduğu o derin boşluğun içinden geçerek, en ön sıradaki katlanabilir koltuklardan birini açıp, perde kapanmadan hiç izlemeye koyuldunuz mu kendinizi? Dinlendiniz mi ruhunuzu daha önce? İyi gelir insana kendi benliğiyle yalnız kalmak.

ayna

Her sabah aynaya bakıp, kendinize “bugün muhteşem olacak” diyebilirsiniz; ruhunuzu dinlemek yerine, mutluluğa sebep ararsınız. Ama her zaman değil; en azından ara sıra, yalansız dinleyin kendinizi. Bastırmadan iç sesinizi, yüzleşin ruhunuza çöken yüklerle.

Ama zor bir seanstır bu. Dürüst olmak gerekir. Çünkü her insan bencildir aslında. Herkes kendi dertleriyle, kendi acılarıyla boğuşur. Dokunduğumuz hayatlara bıraktığımız izlerin akibetini kaçımız sorguluyoruz? Sorgulasak da tarafsız oluyor muyuz? “Ölmeden evvel ölünüz” demiş Hz. Muhammed. Keşke bir an önce “ben” demekten vazgeçsek. Çünkü gözlerimizin değdiği gözler, dokunduğumuz tenler ya da bizi dinleyen bir başka yürek olmasa, ne önemi kalır benliğimizin? En azından bir kişi, bir dost, bir sevgili, bir anne, bir baba, bir kardeş ya da bir yabancı varsa hayatımızda, biz varızdır. Kesin siz de böyle düşünüyorsunuzdur.

Aynı açıdan baktığımıza göre dinlemeye başlayabiliriz kendimizi. Duymak da zor, anlamak da. Ancak karşıdan göremiyorsak, gökyüzünden bakarak kulak kesilelim. Dinlemek iyi gelecek mi sanıyorsunuz? Gelmeyecek asla. Acı hissetmek kaçınılmaz. Ancak kendinizle konuşmazsanız, ruhunuz da terkedecek sizi. İşte o zaman nasıl çıkmayı başaracaksınız dipten?

bulutlar

Unutmayın, mutluluk da, mutsuzluk da sizi dibe götürür. Aslında mutluyken nasıl bulutların üzerindeyseniz, mutsuzken de oradasınızdır. Sadece üzerinde durduğunuz bulut, birinde bembeyazken, diğerinde kapkaradır. Ama her iki durumdayken de zordur ayakta kalmak. Kendi sesiniz, kendinize rüzgarlı gelir. Anlayamazsınız. Dört bir yanınız boşluktur, hareket edemezsiniz. Korunmasızsınızdır, zaaflarınız ortadır. İşte bu noktada gene bir başkasına ihtiyaç duyarsınız. Eğer bir başka bulut yanaşmazsa yanınıza, bir adımınızla dibi boylarsınız. Fakat yanaşsa bile, eğer bir darbe gelirse o taraftan, dip kaçınılmazdır. Gene de korkmayın. Dip de son değildir. Dip, kadere ivme katan bir noktadır. Sadece istemek, cesaret etmek ve denemek gerekir. Başı ve sonu hep acı olsa da, nefes aldıkça hala umut var demektir.

Sihir nedir?

Öyle anlar vardır ki; sihir gibidir, insanı büyüler. Herkesin böyle anları vardır ve bu anları paylaştıkları. Aslında insanı büyüleyen şeyler, yaşanılan o anlar değil de, o anları paylaştıklarıdır. Alevin kor halinin cezbedici güzelliği gibidir sihir. Yakıcıdır, etkileyicidir ve duygusaldır. Her insan için maddeler değişkenlik gösterebilir ama sihir nedir?

kor

  • İçinizden hiçbir şey yapmak gelmediğinde, yüzünüzü gülümseten bir çift göz olmasıdır.
  • Yalnızlığınızda kulağınızda yankılanan fısıltıdır.
  • Sihir, avucunuzun içinde bulunan sımsıcak bir avucun varlığıdır.
  • Sevdiğiniz kadını uyurken seyretmektir.
  • Kokusunun üzerinize sindiğini fark ettiğinizde hissetiğiniz özlemdir.
  • Sevgilinin dudak izlerine sahip olmaktır.
  • Onu ilk gördüğünüzde ya da ona ilk dokunduğunuzda hissettiğiniz duygudur sihir.
  • Küçük bir çikolatacıda, ellerine kaçamak bir şekilde dokunduğunuzda yaşanan mucizenin adıdır.
  • Düşlerin gerçekdışı olmadığını kanıtlamaktır.
  • Her şeye rağmen güvenmektir.
  • Birinin söylediğini değil de, söylemek istediğini duymaktır.
  • Mutluluğun ya da mutsuzluğun elimizde olduğunu anlamaktır.
  • Yüzünüzde oluşan çizgilerin hayatınıza bırakılan izlerden ibaret olduğunu kavramaktır.
  • Her sabah aynadaki yansımanızın gözlerinin içine bakarak o günün çok güzel olacağına inandırmaktır.
  • Sevgilinin ona duyduğun hasretin farkına varmasıdır.

Son olarak, Murat Menteş Korkma Ben Varım isimli kitabında “Sesi, şekerli ılık süt olup ahizeden lıkır lıkır akıyor kulağıma.” diye hoş bir cümle yazmıştı. İşte sevdiğinizin geceleri uyumadan önce duyduğunuz sesinin, şekerli ılık süt olup ahizeden lıkır lıkır kulağınıza akmasıdır sihir. Bu yüzden en son onun sesini duymak istersiniz. Bu yüzden bir masal gibi gelir sevgilinin sesi. Bu yüzden bir sihirdir aşk.

17. Araştırma Zirvesi Notları

Türkiye Araştırmacılar Derneği’nin on yedincisini düzenlediği Araştırma Zirvesi’nde bu yıl “Değer ve Dönüşüm” konusu işlendi. 17-18 Nisan tarihlerinde bu organizasyonu yerinde izledim. Bu 2 günde toplam 29 konuşmacı kendi perspektifinden, araştırmanın gerçekleştiği ortamı, araştırmayı sağlayan kaynakları, araştırma konusu olan markaları ve araştırmanın odağı insanı anlattı.

tüad

Burada sorulması gereken en önemli soru: Geçen her saniye bu metriklerin hepsi değişirken, yapılan araştırma sonucunda elde edilecek değer nasıl maksimize edilebilir?

Buradaki soru işaretinin parçaları her konuşmacının sunumunda yer alıyordu. Çok değinilen noktalardan biri müşteri beyanı ile müşterinin gerçekte yaptığının uyuşmamasıydı. Bunun da takip edilemediği söylendi. Bir diğer noktayı ise en son sunumda Canan Schabio yaşadığı bir olay üzerinden yansıttı. Bir araştırma için 55 yaşında, evinde rakı içen kadın örneklem arandığını ama bulunamadığını söyledi.

Evinde rakı içen 55 yaşında bir kadın mı? 🙂 Aranılan kişiyi biz bulabiliriz diye geçirdim içimden. Tıpkı müşteri beyanı ile iradesinin farklılığını kanıtlayabileceğimiz gibi. Çünkü Migros, gerçek dataya ve bu datayı işleme kabileyetine sahip olan en büyük şirket. Aslında, yukarıdaki soruda amaçlanan değer maksimizasyonunu sağlayabilecek en büyük paydaşlardan birinin de Migros olduğunu düşünüyorum.

Zirvede söz alan her konuşmacının söylediklerine burada değinemem belki ama aldığım notlardan benim için en önemlilerini aktarmak istiyorum.

Öncelikle bahsettiğimiz pazarı tanımamız gerek. Ipsos Türkiye CEO’su Vural Çelik, araştırmaya ayrılan bütçenin azlığından bahsetti. Dünya markaları araştırmaya 39 milyar dolar ayırıken, Türkiye toplam araştırma pazarı sadece 200 milyon dolar. Bu rakamla pazarda 27. sıradayız. Ancak ABD, Almanya ve İngiltere toplam pazarın %50’sini oluşturuyormuş.

Vural Çelik sunumunda Jonathan Mildenhall’ın da çok güzel bir sözüne yer verdi: “Data, fikirlerin büyüyeceği yeni toprak olacak ve data medyumları yeni dönemin mesihleri olacak.”

özgürlükArdından sahneye çıkan TÜİK Başkanı Birol Aydemir‘in konuşmasının, benim en çok dikkatimi çeken kısmı konuyla belki de en alakasız olan kısmıydı. Birol Aydemir TÜİK’in bağımsız ve özgür olmasının önemine değindi. Bunuda şu cümleyle açıkladı: “TÜİK başkanını Bakanlar Kurulu seçer. Başkan 5 yıl boyunca görevde kalır ve kendi istifa etmezse onu kimse görevden alamaz.”

Yorumu sizlere bırakıyorum 🙂

Esomar Başkanı Dan Foreman, George Bernard Shaw’un şu sözüyle sunumunun başında seyirciyi yakalamayı başardı.

“Mantıklı insan kendini dünyaya uydurur; mantıksız insan ise dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Bu yüzden tüm ilerlemeler mantıksız insan sayesinde gerçekleşir.”

Üzerinde düşünmek gereken bir söz.

Foreman bizlerle pazar araştırmasının alanlarını da paylaştı.

pazar araştırması alanları

 

ARF‘ten Dr. Horst Stripp, iletişim etkin ve yaratıcı olmadıkça, hiçbir medya planının işe yaramayacağına değindi. Ona göre odaklanılması gereken sorunlar data elde etmek ve araştırma stratejisi geliştirmek. Bunlar çözülürse yaratacılığın artacağını savunan Stripp reklamlarında daha etkili bir hal alacağını söyledi. Sanılanın aksine iyi araştırmaların uzun dönemli değil, kısa dönemli tahminleri oluşturacağını aktardı.

Bu konuşmadan sonraki panelde iki şahane kadın sahneyi devraldı. Nilüfer Göle Gezi hareketini değerlendirdi. Nilüfer Narlı ise bastırılmış hafızaya, sistematik unutmaya ve ortak değerlerde buluşmanın zorluğuna karşı “adil ve demokratik” hafıza yaratmanın öneminin altını çizdi.

Sonraki panelde ise konuşanlardan biri Migros Marka İletişimi & CRM Direktörü Kına Demirel‘di. Panel konusu Big Data olunca, Migros’un üzerinde oturduğu verinin büyüklüğünü vurgulayarak konuşmasına başladı.

Seyircilere de 3 tavsiye verdi:

  1. Odanı topla
  2. Datanı güzelleştir
  3. Datanı harekete geçir

Çünkü önemli olan datanın büyüklüğü değil, onu nasıl kullandığınız ve harekete geçirdiğinizdir. Bunun için de “data anlatıcıları”nın görevi hangi datanın müşterinin ilgisini çekeceğini keşfetmesi, yorumlaması ve bilgiye dönüştürmesidir.

Bilgi Üniversitesi‘nden Kaan Varnalı ise “Netrografi” kavramından söz etti. Aslında kısaca netrografi, etnografinin günümüzde sosyal medya platformlarıyla harmanlanmış hali diyebiliriz. Sezgisel öğrenme ve içerik analizinin bir arada yapılarak doğru insight elde edilmesini sağlıyor. Tek bir cümleyle netrografi: “Samanlığın içindeki iğneyi bulmaya yardımcı olur.”

Organizasyonun 2. gününde konuşan TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi: “Türkiye’nin kilo başı ihracatı 1.47 dolar. Apple’ın 1.500 dolar.” dedi. Sanırım bu bir şeyler düşündürmeli.

Nielsen‘den Paul Walker Türk müşterisi ve Türkiye pazarı ile ilgili bilgiler paylaştı.

Örneğin,

  • Tazeliğe, lokasyona, mağazadaki ilişki ve hizmete çok önem veriliyor. (%71 tazelik ve fiyat ikilisi)
  • Türkiye’de satın alma kararlarının %67‘si satış noktasında veriliyor,
  • Müşterilerin %55‘i mağazada aynı rut üzerinde hareket ediyor.
  • Her müşteri bir kategori rafına ortalama 15 saniye bakıyor.
  • Satınalma kararlarının %95‘i bilinçaltında veriliyor.

Aynı panelde konuşan Coca-Cola‘dan Duygu Keçelioğlu‘da Coca-Cola’nın 5 kuralını sıraladı.

Coca-Cola 5 madde

Son cümlede gene Duygu Keçelioğlu’ndan:

“Araştırma bir bumerang gibidir. Nasıl atarsan sana öyle geri gelir.”

İçimdeki Fırtına

Angelika Overath, ‘Havaalanı Balıkları’ isimli kitabında yazmış:

“İnsan dakikada elli bin deri hücresi kaybediyor. Tüm dünyada tahminen bir milyar ton ölü deri hücresi uçuşuyor. Birbirimizi soluyoruz.”

Düşünüyorumda her insanın, aldığı her nefeste solumak istediği biri vardır. Sevdiğiniz kadını her nefeste içinize hapsetmek… Her nefeste onun bir parçasını ruhunuza gömmek… Bu hem büyülü, hem de bir o kadar acı vericidir. Çünkü her nefes yakar içinizi, tıpkı açık bir yaraya dokunmak gibi… Tıpki bir bebeğin yeryüzünde aldığı ilk nefesin ciğerlerini yakması gibi. Çünkü sevdiğini nefes nefes kendi içsel mabedinde saklamaya başlayan adam, tıpkı bir bebek gibi yeni baştan öğrenir solumayı…

İşte böyle düşüncelerle, özlemle ve içimdeki fırtınalarla sabah kahvemi yudumlarken bir şarkı çıktı karşıma. Yıllar önce dinlediğim ama unuttuğum bir şarkı. Ancak şarkının güzelliğinin arkasında sarsıcı bir hikaye var. Belki bir hikayesi olması daha da güzel yapıyor bu şarkıyı.

Can Dündar’ın Yüzyılın Aşkları kitabına konu olmuş bir çiftin eseri bu şarkı. Çiğdem Talu ve Melih Kibar’dan söz ediyorum.

melik kibar cigdem talu

Melih Kibar yüksek lisans yapmak için babasıyla birlikte İngiltere’ye gider. Gittikleri gece müthiş bir fırtınaya, bir okyanus fırtınasına yakalanırlar. İçine sıkıntı düşer, babasına “baba ben bir etrafa bakayım” der ve odadan çıkar. Karanlık koridorda ilerlerken bir piyanoya çarpar. Oturur piyanonun başına ve korkusunu kompanse etmek için piyanoya sığınır. Bir şarkı besteler. Yaptığı eser çok etkiler onu ve hemen odasından bir kayıt cihazı alır. Bestelediği parçayı kasete çekip babasıyla İstanbul’a, Çiğdem Talu’ya gönderir. Talu, nasıl ve hangi koşullarda bestelendiğini bilmediği bu parçanın üzerine bir söz yazar ve pembe bir kağıtla Melih Kibar’a yollar. Şarkıya verdiği isim ise “İçimdeki Fırtına” dır.

Bu şarkıyı seslendiren Erol Evgin’i dinlemenizi, hasretine kapıldığınız ve gözünüzde buram buram tüten, içinizdeki fırtınayı yaratan kimse onu düşlemenizi dilerim.

Hedefler

hedef

Geçenlerde fark ettim, 2013 yılına girerken 20 adet hedef koymuşum kendime ve sonra unutmuşum. Heralde hedeflerime son bakmamın üzerinden 6 ay geçmiştir. Kaçını gerçekleştirdim dersiniz? Çok değil, sadece yarısını… Ama en acısı, arasından bir tanesini bir daha gerçekleştirme şansımın olmaması.

Gizlim yok. Bir sürpriz yapacaktım ona. Onu, yani babamı, annemle beraber Büyükada’ya götüreceğimi, acele etmeden, saatlerce onlarla sohbet edeceğimi, anılarını dinleyeceğimi yazmışım. Fakat olmadı. Hastaydı ve yılın yarısında evden çıkmakta zorlandı. Ama götürebilirdim. Olmadı.

Bu yüzden size tavsiyem, eğer 2014 yılı için hedeflerinizi yazarsanız, onu saklamamanız. Bırakın en görünür yerde kalsın. Her sabah okuyun ya da her sabah baktığınız aynanın köşesine iliştiriverin. Ama mutlaka gözünüzün önünde olsun. Yazdıklarınız kağıt üzerinde kaldıktan sonra ne önemi var? Önemli olan yazılanların, siz bir yılı sonlandırırken maziye yazılmış olmasıdır. Siz de o zaman mutlu olursunuz, o zaman geçmiş gülümsetir yüzünüzü.

Peki ne yazacaksınız 2014 yılı hedeflerinize? Gelişiminiz, yaratmak istediğiniz değer, başarılar tabi ki önemli ve tabi ki üst sıralarda olması gereken maddeler. Ancak sakın sadece iş, kariyer, okul vb. maddelerle doldurmayın bir kağıdı. Aksine tasarladığınız ‘o an’larla, hayallerinizle, amaçlarınızla, sizi ve etrafınızdakileri güzelleştirecek, mutlu edecek şeylerle doldurun. Mesela sevdiğinizle kurduğunuz hayalleri yazın. Gelecek yıl, bu hayallerin kaçını gerçekleştirebilirsiniz? Unutmayın hayal kurmanın en güzel yanı, o hayalleri anılara dönüştürebilmektir. Bu da sizin elinizde. Fakat unutmayın, yazdıklarınız kendinize verdiğiniz sözlerdir aslında. Yapamayacağınız sözleri vermeyin. Ne kendinize ne de bir başkasına. Mesela ben bu konuda da başarılı olacağımı yazmışım hedeflerime. Ama çizdim üzerini. Olamadım. Hani bir söz vardır ya:

“Mutluyken söz verme, kızgınken cevap verme, üzgünken karar verme.”

Bu söz yaşam felsefelerinizden biri olsun. Susmanın, sessiz kalmanın değerini bilin. Konuşmadan önce  2 kere düşünün denir ya hani, bence 3-5 kere düşünmeli herkes. Konuşmak ya da bir kavgada haklı olmak önemli değildir. Önemli olan karşındakini kırmamaktır. Ne şimdi, ne de o an söylediğin bir laf veya verdiğin bir söz yüzünden daha sonra.

Bu arada söylediğim gibi ben bu cümleye hep uymaya çalışsam da, bir türlü tam anlamıyla beceremedim. Ama pes etmek yok. Çünkü değişim, sadece değişmek isteyenlerin başına gelir.

Migros’un Temel Yetkinlikleri ve Liderler

Olcay Yılmaz‘ı tanıyor musunuz? Kendisi Migros İnsan Kaynakları Grup Müdürü. Aynı zamanda bir Endüstri Mühendisi. Benim almak üzere olduğum mesleki sıfatı yıllar önce almış bir isim. Çoğu insan için bir Endüstri Mühendisi olarak alakasız bir bölüme başkanlık yapıyor; fakat böyle düşünenler yanılıyor. Çünkü aslında bu bölümünde Endüstri Mühendislerine, onların bakış açılarına ve onların yönetim kabiliyetlerine fazlasıyla ihtiyacı var. Zaten Migros, İnsan Kaynakları Departmanı içerisinde özellikle Yetenek Yönetimi, Performans Yönetimi, İK Planlama gibi bölümlere birçok Endüstri Mühendisi istihdam etmiş durumda. Bunun bilincinde olan her kurum da Migros gibi sürdürülebilir bir başarıyı elde edecektir.

Kasım 2011’de İnsan Kaynakları ve Yönetim dergisinde Olcay Yılmaz’ın bir röpotajına yer verilmiş. Burada Olcay Yılmaz, Migros’ta temel yetkinlikleri eşleştirdikleri liderlere değinmiş. Umarım hepinize ilham kaynağı olur. (Kaynak: http://www.hrdergi.com/tr/dergi/kasim-2011/soru-cevap-ik-yonetici-anketi/2044.aspx)

İçindeki Walt Disney’e ışık tut : Müşterini memnun etmek senin işin,

İçindeki Steve Jobs’a ışık tut : Sürekli yenilenmek senin işin,

İçindeki Lance Armstrong’a ışık tut : Azimle hedefe varmak senin işin,

İçindeki Pierluigi Collina’ya ışık tut : Güven vermek senin işin,

İçindeki Michael Schumacher’e ışık tut : Hızla karar vermek senin işin.

Hadi bu liderlerin önünüzdeki karanlığı aydınlatmasına izin verin. Onların ışığı süreçlerinizi iyileştirsin, sizi müşterinize yaklaştırsın ve sizi hedefinize ulaştırsın. Yukarıda yazan herşey sizin gibi başarıya ulaşmak isteyen tüm öğrenciler ve tüm profesyoneller için yol haritası olacak kavramlar. Aslında Migros bu yaklaşımıyla tüm süreçlerini son derece basite indirgiyor. Aynı zamanda Müşteri Odaklı bir yönetimi esas alıyor. Tabanlarını böyle Müşteri Odaklı kurgulayan hiçbir firma yenilgiyi tadmayacaktır.

Migros, “Perakende eğlenceli bir iştir!” diyor. Bence her iş eğlencelidir. Bu yüzden tad almasını bilmeli. Peki siz işinizi eğlenceli olarak nitelendiriyor musunuz?

Eğer firmanızda bir kasiyer, görevini insanları kazanmak olarak tanımlarsa korkmayın. Ya da siz böyle tanımlıyorsanız. Ama bununla da yetinmeyin. Her çalışanınızın işine aynı tutkuyla sarılmasını ve yüzünü müşterinize dönmesini sağlayın.

Son olarak Olcay Yılmaz röportajında kariyer planlama sloganlarından bahsetmiş. Çok güzel ve çok yaratıcı.

“Hayallerimin alışverişindeyim, geleceğim bu sepetin içinde.” 

Şu an ben de bu kurumda çalışıyorum. Aslında sadece Proje Stajyeri’yim. Ama Part Time Memur da diyebilirsiniz bana. Öncesinde de Migros’ta 2 yıl kasiyer ve danışma görevlisi olarak çalıştım. Sanırım hayalimin alışverişine başladım. Belki de şu an sadece markette reyonlara bakıp, sepeti henüz boş olan biriyim. Fakat hayal ettiğiniz ve geleceğinizi öngördüğünüz sürece sepetiniz dolmuş demektir.  Çünkü önemli olan başlamak.

Atalarımızın dediği gibi : “Biz seferden sorumluyuz, zaferden değil”. Çok doğru bir söz. Ama ben biliyorum ki zaferi sadece yürekten isteyenler kazanır.

Resim: http://www.migroskurumsal.com/Basin-Aciklamasi.aspx?BasinAciklamasiID=103&height=500&width=600

Ne bu AMK?

Bugün yayın hayatına başlayan AMK spor gazetesinin ismini muhtemelen duymayanınız kalmamıştır. Fakat bu etiketin son derece aşağılık bir isim olduğunun altını çizmek istiyorum. Sporun hiç bir dalıyla alakası olmayan, kadınlara hakaret taşıyan, bel altı oynayan, iğrenç ve seviyesiz bir isim. Açılımı her ne kadar “Açık, Mert, Korkusuz” olsa bile, bunun zorlama bir açılım olduğu aşikar.

Ancak bunu bir pazarlama oyunu olarak düşünüyorum. AMK’nın reklam stratejisinin tamamı da zaten bu ismin argo anlamına odaklanmış durumda. İsim akılda kalıcı ve son derece çarpıcı. Özellikle iyi, kötü herkes şu sıralar bu gazeteden bahsediyor. Türkiye’de spor neredeyse tamamen futbol ile özdeşleşmiş durumda. Futbol başta olmak üzere tüm spor dallarında da erkek egemen bir ülkeyiz. Hal böyle olunca ülkemizde spor gazetesi okuyanların tamamına yakınının erkek olduğunun anlaşılmazı zor değil. İşte böyle bir atmosferde gazete yönetiminin kadınları karşısına rahatça alabildiğini düşünüyorum. Çünkü onlar hedef kitleleri değil. Var olan pazarda rakip gazetelerin müşterilerini ilk etapta çekebilmek için böyle bir markalaşmaya gittikleri ortada. Hatta ergenlik çağındaki futbol meraklısı erkek çocuklarından, yaşça daha yukarıdaki tüm erkekleri kapsadıkları belli oluyor. Eğitim seviyesi yukarıda olan erkekler bu gazeteye tepki gösterebilirler, ancak ülkemizdeki eğitim seviyesinin çok yüksek olmadığını düşünürsek, bunun bir etkisi olmaz. Geriye kalan erkekler zaten büyük bir kitleyi oluşturuyorlar ve bu kitlenin elinde AMK yazan bir gazete taşımaktan rahatsız olcaklarını sanmıyorum. Gene de bu bir markalaşma faciası. Bu kadınlara karşı bir hakaret. Erkek üstünlüğünün iğrenç bir yansıması. Kısa vadede başarılı olabilirler. Ama uzun vadede hüsrana uğrayacaklarını düşünüyorum. Böyle zorlama bir ismin üzerinden, ülkede herkesin bildiği bir küfüre odaklanan bir strateji ancak kısa vadede etki yaratabilir.

Şunu da eklemek istiyorum. Bugün AMK yok sattı. Neredeyse tüm bayilerdeki gazeteler tükenmiş. Bu bir süre devam eder diye düşünüyorum. İnsanlar merak alımları yapıyorlar. Fakat bu gazeteyi kimse gururla taşıyamaz. Bugün fark ettim ki aldığım gibi ismin gözükmemesine çalışıyorum. Bu tamamen bir refleksti. İstemsizce markayı kapattım. Peki bir daha alır mıyım? Asla. İşte bu yüzden uzun dönemde bir marka faciası sürpriz olmayacak. Bu facia bence Sözcü’yü de etkileyecek.