Bu bir aşk yazısı değil. İçinden aşk geçen bir pazarlama yazısı sadece. Bir deneme benim için.
Hayat bir günde 4 mevsimi de yaşatır insana.Ama hepsinin içindedir aşk. Güneşin tenimizde bıraktığı kızarıklıkta da vardır aşk. Aynı zaman da soğuk, kara kışlarda, karın toprağa, yeşile dokunuşunda da saklıdır. Aşk bazen bir bakıştır, bazen bir dokunuş, bazen de bir öpüş. Ama bazen de bir rüzgardır, sadece yanımızdan esip geçer.
Aşk her yerdedir, yaşamın içinde. Ama aşk mı yaşamın alt kümesidir, yoksa yaşam mı aşkın bilmiyorum. Bildiğim tek şey, pazarlama insan yaşamına dokunurken duyguları kullanır. Bu sebeple, pazarlama ile yaşam arasında bir köprüdür aşk. Belki de bir kesişim kümesidir. Zaten her şeyin içinde biraz aşk yok mudur? Pazarlamada aşkı aramak ne kadar yanlış olabilir ki?
Kişisel hayatımızdaki ilişkilerimizde de, bir markanın müşterişisine ulaşma yolculuğunda da en temel nokta iletişimdir. Peki doğru iletişimi nasıl kurmalıyız? Bu noktada yıllardır sunumlarımda kullandığım bazı anılarım üzerinden anlatacağım düşüncelerimi.
1.İletişim için doğru zaman mı? Burada kendimden bir hikaye paylaşacağım. Eşimle üniversitede bir etkinlikte tanıştım. Birinin gözlerine bakınca, o bakışlarda kaybolmanın büyüsünü yaşadınız mı daha önce? Kayıt masasında onunla göz göze gelince ne diyeceğimi şaşırmış, nefes alışverişimi kontrol edemez olmuştum. Oğuz Atay‘ın bir sözü var; ne ölmek nefessiz kalmaktır, ne de yaşamak nefes almaktır. Bu sözün anlamını işte o an anlamıştım. Nefes alıyor muydum gerçekten? Bir süre almadığıma emimin. Sonrası.. Sonrası sanki bir bebeğin dünyaya merhaba dediği o anda, çektiği ilk nefeste ciğerlerinin yanması gibiydi. İçimi yakıyordu aldığım nefes. Konuşmak istedim, yapamadım. Sonra konferans başladı. Konuşmanın ortasında, Gökçe (içimi yakan gözlerin sahibi) kalktı, kapranlık konferans salonunun kapısına doğru gitti. Peşinden kalktım hemen. Kapıyı açtı. İşte tam orası. Karanlık salondan, 2 kat daha karanlık, zifiri karanlık bir boşluk. Burası ilk kapı, 3 adım sonrası ise dışarıya açılan esas kapı. Tam bu anda. 2 kapının arasındaki karanlık boşlukta, sessizce yanaştım. Seslendim, “Pardon, sıkıldın galiba.”. Kendinizi onun yerine koyabilir misiniz? Böyle bir zamanlama hatası olabilir mi? Sesi titredi, duraksadı. Hayır dedi sert bir şekilde. Arkasına bile bakmadan çıkıp gitti. Sizce ilk temas için doğru bir an mıydı? Ben şanslıydım. Uzun sürdü (birkaç hafta) ama sonunda sevgili olduk. Şimdi evliyiz. Ama siz benim kadar şanslı olmayabilirsiniz. Herkesin ikinci bir şansı olamaz bu hayatta. Hele bir müşteri, bir markaya asla ikinci şansı vermez. Bu sebeple iletişim için en doğru anı kovalamalısınız. En doğru zamanda, en doğru teklifle yanaşmazsanız ona. Kaybedersiniz.
2.Hikaye anlatımı. Yukarıda size kendimden bir hikaye anlattım. Sunumlarımda da gördüğüm en belirgin şey de bu. Bir konuyu hikayeleştirmeden anlattığımda kitleye ulaşamıyorum. İletişim hikaye anlatımıdır. Karşınızdaki kişinin zihninde bir resim çizmek zorundasınız. Yoksa kalıcı olamazsınız. Daha önce Küçük Prens yazımın finalinde söylediğim gibi Bill Bernbach’tan alıntı yapmak istiyorum: “İnsanları asıl heyecanlandıran şey onlara ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınızdır.”
3.Ayak izlerini takip et. İletişim zamanı ve anlatım şekliniz kadar. Ne söylediğiniz de önemlidir. Eğer doğru teklifle kapısını çalmazsanız, karşılığını bulamazsınız. Ona dair bilgileriniz olmalı. En sevdiği yemeği, favori rengini, hangi çiçeği tercih ettiğini, sahil kenarıda bir restorana mı yoksa yeşiller arasında saklı bir yere mi gitmek isteğini bilmek zorundasınız. Ona dair bildiğiniz her şey, ona daha iyi bir teklif sunmanızı sağlar. Bunun için ya ona dair anektodları bir not defterine yazarsınız, ya da bir markaysanız bunları bir veri ambarında tutarsınız. Ama ayak izlerini takip edip, doğru yorumlarsanız. Bir sonraki hamlesini kestirebilirsiniz. Sonunda onun yüzündeki gülümseme, sizin yüzünüzü de aydınlatacaktır.
4.Sürekli kıl. Özdemir Asaf ne demiş? Sana hep yeniden başlamak isterim. Adam Sandler’ın “50 İlk Öpücük” filminde, sevdiği kızın her gün, aynı güne uyanması ve bir gün önceye dair her şeyi unutması gibi. Düşünsenize seviyorsunuz, o da size aşık olmuş. Ancak 1 gün sonra hiçbir şey hatırlamıyor. Ona her gün yeniden başlamak zorundasınız. Her gün yeniden onu tavlamalı, her gün yeniden size aşık olmasını sağlamalısınız. Unutmayın, en son yaptığınız ile hatırlanırsınız. En son dokunuşunuz, en son söylediğiniz sözdür esas olan. Bu sebeple tıpkı bu filmde olduğu gibi sevdiğiniz için her gün savaşmalısınız. Şunu unutmayın, eğer siz her gün, bir gün önceki gibi olmazsanız, unutulursunuz. Müşterilerimiz de böyle, sevdiğimiz erkek de, sevdiğimiz kadında. Hatırlayın. En son ne zaman saçını okşadınız? En son ne zaman kendinizi hissettirdiniz ona? Bir şeyi ya sürekli yapın, ya da asla yapmayın.
14 Şubat günü aşk ve pazarlama arasında bir köprü kurdum. Yazımın sonunda aklıma bir hikaye daha geldi. Ama bunu sonraya bırakıyorum. Bir sonraki yazımda Zeus’un aşkını anlatacağım. O aşk ile pazarlama arasındaki bağı.
Görüşmek üzere..