Angelika Overath, ‘Havaalanı Balıkları’ isimli kitabında yazmış:
“İnsan dakikada elli bin deri hücresi kaybediyor. Tüm dünyada tahminen bir milyar ton ölü deri hücresi uçuşuyor. Birbirimizi soluyoruz.”
Düşünüyorumda her insanın, aldığı her nefeste solumak istediği biri vardır. Sevdiğiniz kadını her nefeste içinize hapsetmek… Her nefeste onun bir parçasını ruhunuza gömmek… Bu hem büyülü, hem de bir o kadar acı vericidir. Çünkü her nefes yakar içinizi, tıpkı açık bir yaraya dokunmak gibi… Tıpki bir bebeğin yeryüzünde aldığı ilk nefesin ciğerlerini yakması gibi. Çünkü sevdiğini nefes nefes kendi içsel mabedinde saklamaya başlayan adam, tıpkı bir bebek gibi yeni baştan öğrenir solumayı…
İşte böyle düşüncelerle, özlemle ve içimdeki fırtınalarla sabah kahvemi yudumlarken bir şarkı çıktı karşıma. Yıllar önce dinlediğim ama unuttuğum bir şarkı. Ancak şarkının güzelliğinin arkasında sarsıcı bir hikaye var. Belki bir hikayesi olması daha da güzel yapıyor bu şarkıyı.
Can Dündar’ın Yüzyılın Aşkları kitabına konu olmuş bir çiftin eseri bu şarkı. Çiğdem Talu ve Melih Kibar’dan söz ediyorum.
Melih Kibar yüksek lisans yapmak için babasıyla birlikte İngiltere’ye gider. Gittikleri gece müthiş bir fırtınaya, bir okyanus fırtınasına yakalanırlar. İçine sıkıntı düşer, babasına “baba ben bir etrafa bakayım” der ve odadan çıkar. Karanlık koridorda ilerlerken bir piyanoya çarpar. Oturur piyanonun başına ve korkusunu kompanse etmek için piyanoya sığınır. Bir şarkı besteler. Yaptığı eser çok etkiler onu ve hemen odasından bir kayıt cihazı alır. Bestelediği parçayı kasete çekip babasıyla İstanbul’a, Çiğdem Talu’ya gönderir. Talu, nasıl ve hangi koşullarda bestelendiğini bilmediği bu parçanın üzerine bir söz yazar ve pembe bir kağıtla Melih Kibar’a yollar. Şarkıya verdiği isim ise “İçimdeki Fırtına” dır.
Bu şarkıyı seslendiren Erol Evgin’i dinlemenizi, hasretine kapıldığınız ve gözünüzde buram buram tüten, içinizdeki fırtınayı yaratan kimse onu düşlemenizi dilerim.
